|
KİLO VERME
KİLO VERME
Kilo verme için önce Endokrin uzmanına başvurunuz
Vücudumuzun normal bir kiloda kalması için
yakabildiğimiz kadar gıda almamız gerekir. Eğer yakabileceğimizden daha
fazla gıda alırsak, fazla kaloriler vücudumuzda yağ olarak birikir ve
obezite ortaya çıkar. Alınan karbonhidratlar vücutta sadece glikojen
olarak depolanır ki, bunun miktarı 300-500 gram kadardır. Devamlı fazla
alınan karbonhidratlar ise vücudumuzda yağa dönüşerek depolanır ve kilo
alırız. Obezitenin giderek salgın halini almasının altında, kolay yaşam
biçimi nedeniyle hareket azalması, fazla kalori alımı ve fast-food türü
yeme alışkanlıklarının artması önemli rol oynar.
Hangi Olaylar Kilo Almamıza Neden Olmaktadır?
Erişkin yaşlarda kilo almaya veya obeziteye neden
olan başlıca faktörler hareketsizlik ve aşırı beslenmedir. Bunun
dışında yaşın ilerlemesiyle de kilo almaya başlarız. Kadınlar için kilo
alımının en fazla olduğu dönemler gebelik, emzirme ve menopoz
dönemleridir. Kadınlarda doğum sayısı arttıkça kiloların da arttığı
gözlenir. Tiroid bezi yetmezliği (hipotiroidi),
reaktif hipoglisemi denilen kan şekeri düşüklüğü, böbreküstü bezinin
aşırı kortizol üretmesi ve yumurtalıklardaki kistlerle karakterize
polikistik over hastalığı gibi hormon bozuklukları da kilo alımının
önemli nedenleridir..Evlendikten sonra düzenli yeme döneminin
başlaması veya sigarayı bırakınca iştahın artması da kiloyu artıran
olaylardır. Suyun az içilmesi, aşırı alkol kullanımı, depresyon ve bazı
psikolojik sorunlar, emeklilik ve gece vardiyasında çalışmak gibi, bazı
sosyal ve psikolojik nedenler kilo alımında önemli etkenlerdir. Anne ve
babamızdan aldığımız genetik yük de kilo alımının önemli bir nedenidir.
Anne ve babanın fazla kilolu olması veya şeker hastası bir anneden
doğmak da kilo alma açısından risk anlamına gelir.
Çocukluk Çağında Fazla kiloluluk
Çocukluk çağında fazla kilolu olmanın ortaya
çıkmasında da, erişkinlerde olduğu gibi genetik yük, beslenme ve
hareket azlığı önemli rol oynar. Anne ve babanın fazla kilolu olması,
ailedeki hareketsiz yaşam biçimi ve ailedeki yanlış beslenme
alışkanlığı, çocuklarda obezite görülmesinin önemli nedenleridir.
Yaşamın Hangi Dönemlerinde Kilo Alma Riski Vardır ?
Yapılan çalışmalar aşağıda gösterilen dönemlerde kilo alındığını göstermiştir:
· Gebelik
· 5-7 yaşlar
· Ergenlik dönemi
· Menopoz
· Erken erişkinlik dönemi (25-35 yaş)
· Başarılı bir kilo vermenin arkasından gelen dönem.
Ailesel Fazla kiloluluk:
Fazla kilolu olmanın aileyle ilintili olduğu
yıllardır bilinen bir gerçektir. Anne ve babası fazla kilolu olan
kişilerin çocuklarında, fazla kiloluluk daha sık görülür. Anne ve
babası aşırı kilolu çocukların %80’inde, anne ve babasından birisi
aşırı kilolu olanların %40’ında, anne ve babası normal kilolu olanların
ise %10’unda erişkin döneminde fazla kilolu olma riski vardır.
Yapılan genetik çalışmalar, anne ve babamızdan gelen
bazı genetik bozuklukların, kilo alımında önemli rol oynadığını
göstermiştir. Fazla kilolu olmanın oluşumunda kalıtımın %35-50 oranında
rol oynadığı artık bilinmektedir.
Psikolojik Faktörler Fazla Kiloluluğa Neden Olur:
Bazı psikolojik rahatsızlıkların da fazla kiloluluk
yaptığı bilinmektedir. Stres ve depresyon fazla kiloluluğa ve aşırı
atıştırmaya neden olur. Bu hastaların bir kısmında tıkanırcasına yeme
krizleri ve gece atıştırmaları fazla görülür.
Kilo Almaya Neden Olan Yanlış Yeme Davranışları:
Kilo almada yanlış yemek yeme alışkanlıklarının da önemli bir yeri vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
- Hızlı yemek yemek, büyük lokmalar halinde yemek, az çiğnemek ve çatalı-kaşığı elinden hiç bırakmamak
- Öğün atlamak, öğün aralarında devamlı atıştırmak
- Televizyon seyrederken, kitap veya gazete okurken yemek yemek
- Üzüntü ve sıkıntılı durumda aşırı yemek yemek
- Çok fazla yemek yemek
- Ziyaret ve davetlere sık katılmak, tatlı ve şeker ikramlarını reddetmemek
- Akşam yemeğinden sonra, yatıncaya kadar devamlı bir şeyler yemek
- Az su içmek
- Akşam eve gelince yemeğe kadar abur-cubur yemek
Hormon Bozukluklarına Bağlı Fazla kiloluluk:
Bazı hormon bozuklukları kilo almanın önemli bir
nedenidir. Fazla kilolu bir kişide bu hormon hastalıklarının olup
olmadığı mutlaka araştırılmalıdır. Kilo almanın sık görüldüğü hormon
hastalıkları, insülin yüksekliği, tiroid bezi yetmezliği veya
böbreküstü bezinin aşırı çalışmasıdır.
Tiroid bezi boynumuzda bulunan, kelebek şeklinde bir
salgı bezidir ve metabolizmamızı kontrol eden tiroid hormonlarını
salgılar. Tiroid hormonlarının T3 ve T4 olmak üzere iki tipi vardır. Bu
hormonlar az salgılandığında, hipotiroidi dediğimiz hastalık
oluşur, metabolizma az çalışır ve sonunda kilo alınır. Tiroid ameliyatı
geçirenlerde, Hashimoto tiroiditi denen tiroid hastalığı olanlarda ve
50 yaşından sonra kadınların çoğunda tiroid bezi yetmezliği gelişir. Bu
kişilerde halsizlik, yorgunluk, el ve yüzde şişme, unutkanlık, kan
yağlarında yükseklik ve en önemlisi kilo alma olur. Fazla kilolu
kişilerde mutlaka tiroid hormon tetkiklerinin yapılarak tiroid bezinin
az çalışıp çalışmadığı kontrol edilmelidir. Tiroid bezi yetmezliğinin
tedavi edilmediği fazla kilolu kişilerde kilo vermek çok zordur. Bu
hastalarda tiroid hormonu tedavisiyle TSH hormon düzeyinin normal
sınırlarda olmasının sağlanması gerekir.
Reaktif hipoglisemi dediğimiz kan şekeri düşüklüğü
kilo alımının ve kilo verilememesinin önemli nedenlerinden birisidir.
Bu kişilerde yemek sonrası kan şekeri düşer ve arkasından tatlı yeme
isteği oluşur. Bu nedenle yapılan tatlı atıştırmaları kilo alımına
neden olur. Pankreas bezinden aşırı insülin hormonu salgılanması ile
kendini gösteren insülin direnci denilen hastalıkta kanda yüksek
miktarlarda bulunan insülin hormonu kan şekerinde düşmeler yaparak kilo
alımına katkıda bulunmaktadır. Bu nedenle zayıflayabilmek için bu
yüksek insülin düzeylerinin azaltılması gerekir. Bazı ilaçlar, kilo
verme ve spor yapmak insülin hormonunu azaltarak kilo vermeye ilave
katkıda bulunur.
Böbreküstü bezinin aşırı çalışması durumunda bu bezden fazla miktarda kortizol
hormonu üretilir. Kortizol hormonunun fazlalığı ise, vücutta özellikle
karın ve ensede yağ birikimine ve fazla kilolulığa neden olur. Bazı
hastalıkların tedavisinde kullanılan kortizon ilacı da aynı mekanizma
ile kilo alınmasına neden olmaktadır.
Kadınlarda fazla kiloluluğa neden olan önemli bir hormon hastalığı da polikistik over sendromu
denen ve yumurtalıkta kist oluşması, tüylenme ve adet bozukluğu ile
kendini gösteren hastalıktır. Buhastalıkta en önemli bulgu insülin
hormon yüksekliği veya insülin direncidir. Bu nedenle de polikistik
over sendromu olan kadınların önemli bir kısmında fazla kilo ve şeker
hastalığı görülür. Adet bozukluğu, tüylenme ve fazla kilolu olmanın bir
arada olduğu bu hastalarda yumurtalıkların incelenmesi ve bu hastalığa
yönelik tedavilerin yapılması gerekir. Bu şekilde tedavisi yapılmayan
kadınların zayıflaması zordur.
Kadınlarda süt salgılatan hormon olarak bilinen, prolaktin
hormonunun fazla salgılanması da kilo almaya yol açan bir hormon
bozukluğudur. Prolaktin hormonu beynimizde bulunan hipofiz bezinden
salgılanır. Hipofiz bezindeki tümörler aşırı prolaktin hormonu
salgıladığında adetlerde bozulma, memeden süt gelmesi, tüylenme ve kilo
alımı olur.
Yapılan bilimsel çalışmalar kanlarında kalsiyum
düzeyi az olan kişilerde zayıflamanın zor olduğunu göstermiştir. Bu
nedenle zayıflamak isteyen bir kişinin yeteri kadar kalsiyum alması
gerekir.
Zayıflamaya Aşırı Düşkünlük:
Zayıflamayı takıntı haline getiren bazı kadınlar,
uzun süre yemek yememe veya yemeyi kısma döneminden sonra, aşırı yeme
dönemine girerler. Böylece daha fazla kilo alırlar. Bazıları ise
üzüntülü ve sıkıntılı durumu gidermek için aşırı yemek yer ve sonunda
kilo alırlar.
Psikolojik Nedenler:
Psikososyal bazı olaylar da fazla kilolulığı
tetikler. Bu olaylar arasında erken yaşta anne ve babayı kaybetme,
ailenin alkolik olması, kronik depresyon, evliliğin iyi gitmemesi, göç,
emeklilik ve gece vardiyasında çalışma gibi nedenleri sayabiliriz.
Bebeklerin Beslenmesinde Yapılan Yanlışlar:
Yenidoğan döneminde anne sütü ile beslenmenin fazla
kilolulık riskini azalttığı gösterilmiştir. Özellikle erken aylarda (6
aydan önce) ek mamalara başlanması çocuğun aşırı kilo almasına neden
olur. Ayrıca bebeğe aşırı miktarda muhallebi yedirmek, hazır mamalara
bisküvi, bal ve şeker koymak da kilo alımına neden olur.
Kiloluluk Her Yaşta Gelişebilir:
Fazla kiloluluk her yaşta gelişebilir. Doğum kilosu
kiloluluğu tahminde güvenilir değildir. Diyabetik (şeker hastası)
anneden doğanlarda fazla kilolulık riski ve karında yağlanma fazladır.
Yeni doğan bebeklerde baş çevresi küçük olanlarda fazla kilolulık riski
yüksektir. Fazla kilolulık çocukluk döneminde ortaya çıkabileceği gibi
ileri yaşlarda da ortaya çıkabilir.
Çocukluk Döneminde Kilolu Olanların Erişkin Yaşlarda Kilolu Olma Riski Yüksektir:
3-10 yaş arasında aşırı kilolu olan çocukların
%50’sinde erişkin dönemde aşırı kilolu olma riski vardır. Ergenlik
çağında aşırı kilolu olanların ise %70-80’inde ileri yaşta aşırı kilo
gelişmektedir. Bu nedenle çocukluk çağından itibaren fazla kilolarla
mücadele etmek gerekir.
Kadınlarda Gebelik ve Menopoz Kilo Almanın En Fazla Görüldüğü Dönemlerdir:
Erişkin kadınlar özellikle gebelik ve emzirme
döneminde, doğum kontrol hapı kullanırken ve menopoz döneminde kilo
alırlar. Doğum sayısı arttıkça alınan kilolarda artma olmaktadır. Bu
dönemlerde kadınların kilo almamak için beslenmelerine dikkat etmesi ve
egzersizi bırakmaması gerekir. Kilo alan bir kadının doğum kontrol
ilaçlarını kullanmaması gerekir. Menopoz döneminde ortaya çıkan kilo
alma olayı kanda kadınlık hormonu denilen östrojenin azalması
neticesinde oluşur. Azalan östrojen hormonu çeşitli mekanizmalarla kilo
alımı yapmaktadır. Menopoz tedavisi için ilaç alınsa bile kandaki
östrojen hormonu tam olarak düzelmediği için de menopozdaki kadınlarda
kilo vermede sıkıntılar olmaktadır. Bu hastalarda diyet, egzersiz ve
bazı zayıflama ilaçları faydalı olabilmektedir.
Yaş Arttıkça Kilo Alınmasının Nedeni Kortizol ve İnsülin Hormonlarındaki Artışa Bağlıdır
Yaşla birlikte kilo artımının bir nedeni, kanda pankreas bezinden salgılanan insülin hormonu ile böbreküstü bezinden salgılanan kortizol
hormonunun artmasıdır. Her iki hormonda çeşitli mekanizmalarla yağ
birikimi artırmaktadır. Aslında bu hormonlar yağların parçalanmasını
veya erimesini engelleyerek yağ miktarının artmasına neden olurlar.
Kilo Alınmasına Neden Olan İlaçlar:
Bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar
kilo aldırır. Bu ilaçlar kullanılırken beslenmeye dikkat etmeli ve
hareket artırılmalıdır. Kilo artıran bu ilaçlar şunlardır:
· Psikiyatrik hastalıklar ve depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar
· Kortizon
· Doğum kontrol hapları
· Tansiyon ve kalp hastalığı tedavisinde kullanılan beta bloker grubu adı verilen ilaçlar
· Şeker hastalığı tedavisinde insülin tedavisi
· Epilepsi (sara) hastalığı tedavisinde kullanılan ilaçlar
· Alerji, grip-sinüzit tedavisinde kullanılan antihistaminik adı verilen ilaçlar.
ZAYIFLAMAYA ENGEL OLAN İNSÜLİN HORMONU VEYA İNSÜLİN DİRENCİ
İNSÜLİN FAZLALIĞI KİLO ALDIRIR
İnsülin Nasıl Salgılanır?
İnsülin hormonu, midenin altında bulunan pankreas
bezindeki beta hücrelerinden salgılanır. Pankreas bezinden insülin
salgılanması kan şekeri seviyesine göre ayarlanır. Kanda şeker artınca
ilk 1-2 dakika içinde pankreasdan insülin salgısı hızlı olur ve buna ‘’ilk faz insülin salgısı’’ denir. Bu salgı 3-7 dakika sürer. Daha sonra ikinci faz denen salgı oluşur ki, bu yavaş bir salgılanmadır ve devamlıdır.
Vücudumuz kendisi için gerekli olan enerjiyi
yediğimiz gıdalardan elde eder. Yemek yedikten sonra gıdalar
bağırsaklarda parçalanır ve ufak şeker parçalarına dönüşür ve
bağırsaktan emilerek kan akımı yoluyla vücudumuza dağılır. Enerji
sağlanması için kan şekerinin, kas, karaciğer, yağ ve beyin gibi
dokular başta olmak üzere hepsine girmesi gerekir. Kandaki şekerin
hücrelere girmesi pankreas bezinden salgılanan insülin hormonu
sayesinde olur. Bir bakıma insülin enerjinin depolanmasını sağlayan bir
hormondur. İnsülin hormonu yoksa veya olduğu halde etki gösteremiyorsa
şeker hücreye giremediğinden kanda birikir ve şeker hastalığı ortaya
çıkar. Kan şekerinin ayarlanmasında insülin çok önemli olmasına rağmen
diğer hormonların (glukagon, adrenalin gibi) da kısmi etkileri vardır.
İnsülin Kilo Yapar
Obezite yani kilo almaya neden olan hormonlardan
birisi kanda insülin hormonunun yemek sonrası yüksek olmasıdır. Yüksek
glisemik indekse sahip yani kan şekerini hızlı yükselten
karbonhidratların devamlı fazla yenmesi kanda insülin hormonunun hep
yüksek olmasına, doygunluğun kısa süreli olmasına, açıkma ataklarına ve
kilo almaya neden olur. Kandaki aşırı insülin kilo almanızın en önemli
nedenidir. Bu nedenle kanda insülin düzeyini normal sınırlarda tutmak
kilo vermenizi sağlamaktadır.
İnsülin Direnci
Kanda yüksek olan insülin
önceleri kan şekerini hücrelere sokar, fakat daha sonra bu görevini
yapamaz hale gelir. İşte insülin hormonunun yeterince etkili
olamamasına İNSÜLİN DİRENCİ (Rezistansı) adı verilir. İnsülin direnci’ni kan damarıyla hücre arasında bulunan bir duvar olarak düşünebilirsiniz. Bu duvar (insülin direnci) kandaki glukozun kas ve yağ hücresine girmesini önler. Duvar yükseldikçe (insülin direnci arttıkça) kan şekerinin hücreye girmesi için daha fazla insülin salgılanması gerekir. Pankreasdan salgılanan insülin
hormonu salgısı, belirli bir süre sonra pankreas bezinin çok
çalışmaktan dolayı yorulması nedeniyle azalır ve şeker hastalığı ortaya
çıkar. Bu süreçte önce reaktif hipoglisemi (acıkma atakları), gizli şeker ve sonra aşikar şeker hastalığı ortaya çıkar.
İnsülin direncinin etkili olduğu
yerler kaslar ve karaciğerdir. Kandaki şeker kaslar ve karaciğer
tarafından çok miktarda alınır. Eğer direnç varsa yani insülin
yeterince etkili değilse yemek sonrası kanda artan şeker kas ve
karaciğere giremediği için kanda birikmeye başlar ve kan şekeri
yükselir. ,
İnsülin hormonu yağ dokusundan
yağların çözülmesini engelleyen bir hormondur. İnsülin etkisi azalınca
yağ dokusundan yağlar çözülmeye başlar ve kanda yağ asitleri veya
yağlar artmaya başlar.
Karaciğerde oluşan şeker üretimi
sağlıklı kişilerde insülin hormonu tarafından baskılanır. Şeker
hastalarında ise insülin etkisi olmadığından karaciğerden de aşırı
miktarda şeker üretilir ve kan şekeri yükselir. Açlık kan şekeri 100
mg/dl ‘yi geçtiği andan itibaren karaciğerde şeker üretimi artmış
demektir.
İnsülin direnci kilolu kişilerde
daha fazladır ve o yüzden kilo arttıkça bu direnç artar ve şeker
hastalığı görülme olasılığı artar. Özellikle yağın karında iç organlar
etrafında birikmesi şeker hastalığı riskini iyice artırır.
Yağ dokusundan çözünen yağ
asitlerinin kanda çok artması hem insülinin çalışmasını bozar hem de bu
yağların depolanmaması gereken pankreas gibi dokularda depolanması da
şeker hastalığı gelişimine katkıda bulunur.
Yağ dokusundan salgılanan
leptin, adiponektin, TNF-alfa gibi hormonların fazla veya azlığı da
şeker hastalığı gelişimine katkıda bulunur.
İnsülin Yüksekliğinin Belirtileri:
Yüksek insülin düzeyleri sizde şu sıkıntılara ve şikayetlere neden olur:
a) Sık acıkma ve şekerli gıdalar yemeye neden olur
b) Sabah yorgun kalkarsınız ve kendinizi gün boyu yorgun hissedersiniz. Özellikle öğleden sonraları bitkin olursunuz.
c) Daha sabırsız ve öfkeli olursunuz
d) Enerjiniz azalır, halsiz, bitkin ve yürüyecek haliniz kalmaz
e) Yemeklerden sonra uyku basar ve gün içinde uyuklamalar olur
f) Konsantre olamazsınız, beyin faaliyetleriniz zayıflar, sersemlemiş vaziyette gezersiniz.
g) Horlama ve uyku bozuklukları sıktır
İnsülin Yüksekliğinin İki Önemli Nedeni:
İnsülin yüksekliğinin belenmeyle ilgili iki önemli nedeni şunlardır:
1)Bir öğünde aşırı karbonhidrat yemek
2)Bir öğünde aşırı kalori almaktır.
Karbonhidratların fazla alınması insülin
salgılanmasını artırdığı gibi kalorinin fazla alınması da yağ
oluşmasına neden olacak şekilde insülin yüksekliği oluşturur.
ZAYIFLAMA NASIL OLMALI - NE KADAR KİLO VERMELİ?
NE KADAR KİLO VERMELİ?
Zayıflamada Hedefler Nedir?
Zayıflamak isyeyen bir kişi için 3 hedef vardır. Bunlar:
* Kilo kaybını sağlamak
* Kilo kaybı sonrası ulaşılan kiloyu devam ettirmek
* Kilo almayı önlemek
Görüldüğü gibi ilk amaç kilo vermektir. Ancak kilolu
kişilerin çoğu bir süre sonra tekrar kilo aldığından, verilen kiloların
tekrar alınmaması da kilo vermek kadar önemlidir.
Kilo vermeyi başarabilmiş 3000 kilolu kişiye uygulanan bir ankette, bu kişilerin:
- Egzersiz yaptığı
- Daha az yediği (1400 kalori ve altında)
- Şeker
ve tatlıları kestiği, az yağ ve çok sebze meyve yediği saptanmıştır. O
halde kilo vermenin en önemli unsurları, kalorisi düşük bir beslenme,
egzersiz yapmak, tatlılardan ve şekerden uzak durmaktır.
Motive Olmanın Önemi
Kilo vermeye istekli olmak ve kilo vermenin
faydalarını bilmek zayıflamanın ilk kuralıdır. Zayıflamak isteyen
kişinin yeme davranışını değiştirmesi, hareketli bir yaşam sürdürmesi
gerektiğine ve egzersiz yapmanın faydalarına inanması gerekir. Diğer
bir deyimle, kilolu bir kişi kilo vermeye beyin olarak hazır ve
başarmak için kesin kararlı olmalıdır. Kilo verme programını takip
edemeyecek kişiler ise hiç değilse daha fazla kilo almamaya yönelik
önlemleri benimsemelidir.
Ne Kadar Kilo Vermeli?
Zayıflama eyleminin başlangıçtaki hedefi, 6-12 aylık
bir zaman içinde, vücut ağırlığının %10-15’i oranında kilo vermektir
(yaklaşık 5-10 kg). Diyette uygulayacağımız 500-1000 kilokalorilik bir
eksik bize haftada 0.5-1.0 kg verdirir. Bu durumda hedefimiz, haftada 1
kg, ayda 4 kg vermek olmalıdır. Daha sonraki hedef ise, bu kiloyu
korumak ve tekrar kilo almamaktır.
Zayıflayan kişilerin çoğu, kısa sürede %10 kilo
kaybı sağlarlar, ancak bunların 2/3’ü bir yıl içinde ve neredeyse
tamamı 5 yıl içinde, tekrar kilo alırlar. Bunun nedeni beslenme
alışkanlığını ve yaşam tarzı değişikliğini bırakmalarıdır. Bu nedenle
diyet (Gİ tipi beslenme) ve egzersiz, yaşam biçimi haline getirilerek
ömür boyu sürmelidir.
Kilo Vermenin Faydaları
Fazla kilolu bir kişinin kilo vermesi onun ömrünü uzatır ve hastalıklara yakalanma riskini büyük ölçüde azaltır.
10 kg’lık kilo kaybıyla ölüm riski %20’den fazla azalmaktadır. Yine 10 Kg’lık bir zayıflama büyük tansiyonda 1 cmHg, diastolik
yani küçük tansiyonda 2 cmHg’lık azalma olmaktadır. Verilen her 1 kg
ile büyük ve küçük tansiyonda 0.1 mmHg azalma olmaktadır. Şeker
hastalığı varsa 10 Kg zayıflayınca açlık kan şekerinde %50 oranında
azalma olmaktadır.
1 kg zayıflamakla kandaki toplam kolesterol düzeyinde 2.28 mg/dl, LDL-kolesterol denen kötü kolesterolde 0.91 mg/dl ve trigliserid denen bir başka yağ türünde 1.54 mg/dl düşme olmaktadır.
Kilo verildiğinde, kan dolaşımındaki, kalp hastalığına neden olan C-reaktif protein (CRP)
adı verilen iltihap yapıcı proteinler ile kan pıhtılaşmasını artırarak
kalp krizine neden olan proteinlerde de ciddi azalmalar olur.
Görüldüğü gibi kilo vermek yaşamı uzatmakta,
tannsiyonu düzeltmekte, yüksek olan kan yağlarını ve şekerini
düşürmektedir. O halde zayıflamanın bu faydalarından yararlanmak için
sağlıklı beslenme ve spor ile fazla kiloları vermek için uğraşmalıyız.
Hızlı Kilo Vermek İyi Değil
Hızlı kilo verenlerde, safra kesesinde taş oluşum
riski artabilir ve kandaki ürik asit düzeylerinde yükselme olabilir. Bu
nedenle kan ürik asit düzeyleri ölçülmeli ve safra kesesi ultrasonu
yapılmalıdır. Aratan ürik asit düzeyinin böbrek taşı yapmasını
engellemek için kilo verirken günde en az 2 litre su içilmelidir.
Bayanlarda hızlı kilo verme adet bozukluğu ve hatta
adetlerin kesilmesine neden olabilir. Bu nedenle yavaş olarak kilo
vermek daha faydalıdır.
Kısa zamanda fazla kilo verenlerde saç dökülmesi,
halsizlik ve bitkinlik te görülebilir. Kandaki potasyum ve sodyum
düzeylerinde oluşcak değişiklikler kalp atım bozukluklarına neden
olabilmektedir.
Zayıflamak İçin Ne Yapmalı?
Zayıflamak için 3 araç vardır. Bunlar:
1- Davranış veya yaşam tarzı değişikliği
2- Sağlıklı beslenmek veya Gİ diyeti
3- Egzersiz
Zayıflamak isyeten kişinin eski alışkanlıklarını değiştirmesi, glisemik indeks diyeti uygulaması ve egzersiz yapması gerekir.
Beslenme değişikliğinden itibaren düzenli olarak ağırlığınızı ve bel çevrenizi ölçü kaydediniz.
PROLAKTİN HORMON FAZLALIĞI (HİPERPROLAKTİNEMİ) VE PROLAKTİNOMA
Hipofiz bezinden salgılanan prolaktin hormonunun aşırı salgılanması durumuna tıp dilinde ‘’hiperprolaktinemi’’ denir.
Prolaktin yüksekliği her zaman hastalık nedeniyle
olmaz. Gebelik, stres, aşırı proteinli beslenme, meme başının
uyarılması ve egzersiz de prolaktin düzeyini artırabilir.
Kullanılan bazı ilaçlar da prolaktin düzeyini
artırabilir. Özellikle depresyon ilaçları, psikiyatrik hastalık
tedavisinde kullanılan ilaçlar, içinde verapamil olan tansiyon ilacı
gibi ilaçlar, östrojen ilaçları veya doğum kontrol hapları prolaktin
düzeyinde artış yapabilir.
Hastalık nedeniyle prolaktin yükselmesi ise şu durumlarda görülür:
1) Hipofiz bezinde tümör olması: Eğer bu tümör
prolaktin salgılıyorsa buna ‘’prolaktinoma’’ adı verilir. Diğer hipofiz
tümörlerinde de prolaktin kanda artabilir.
2) Hipofizin travmaya uğraması
3) Hipofiz bezindeki sarkoidoz veya tüberküloz gibi hastalıklar
4) Hipofizin radyasyona (ışın tedavisine) maruz kalması
5) Tiroid bezi yetmezliği varsa prolaktin yükselir
6) Kronik böbrek yetmezliği ve siroz hastalığında da prolaktin yükselir
7) Bazen polikistik over sendromlu kadınlarda da hafif derecede prolaktin yüksekliği olabilir.
Makroprolaktin Nedir?
Bazen prolaktin molekül yapısı bozuk olabilir. Bu
durum varken yapılan ölçümlerde prolaktin yüksek çıkar. Aslında bu
yükseklik molekülün bozuk olmasından kaynaklanır. Bir hastalık
değildir. Bu nedenle prolaktin düzeyi yüksek olan hastalarda
makroprolaktin (diğer adı big prolaktin) bakılmasında bu nedenle fayda
vardır. Prolaktini yüksek hastaların yaklaşık % 20’sinde makroprolaktin
vardır.
Prolaktinoma ve Prolaktin Yüksekliğinin Neden Olduğu Şikayet ve Bulgular
Hipofiz bezinde bulunan ve prolaktin salgılayan
kanser olmayan tümörlere ‘’prolaktinoma’’ denir. Bunların çoğu iyi
huylu tümörlerdir ve ilaç tedavisine cevap verir.
Prolaktinoması olan hastalarda prolaktin hormon
yüksekliğine bağlı olarak kadın hastaların % 30-80’ninde memeden süt
gelmesi (tıp dilinde buna ‘’galaktore’’ denir), adetlerde azalma veya
olmaması, çocuk olmaması, libido (cinsel istek) azalması, vajinal
kuruluk, sıcak basması, ağrılı cinsel ilişki, tüylenme ve kilo artışı
oluşur. Bu şikayetlerin çoğu yüksek prolaktin nedeniyle yumurtalıktan
östrojen az salgılanmasına bağlıdır. Erkek hastalarda ise testosteron
azalması, empotans, vücut kıllarında azalma, testislerde yumuşama,
sperm sayısında azalma ve memelerde büyüme (tıp dilinde ‘’jinekomasti
‘’ denir) görülebilir. Bazı erkeklerde enerji azalması, kas kitlesinde
azalma ve kan sayımında azalma olur. Hipofizdeki tümörlerin % 30-40’nı
prolaktinoma oluşturur ve kadınlarda daha sık görülür. Hastalarda kemik
erimesi de görülebilir.
Hipofizdeki tümörün çapı önemlidir. Çapı 1 cm den
büyük ise buna tıp dilinde ‘’makroadenom’’ denir ve prolaktinomaların
çoğu mikroadenomdur. Bu tümörler göz sinirine bası yapabilir. Bu
nedenle önem taşır. Çapı 1 cm’den küçük ise bu tümörlerte
‘’mikroadenom’’ denir. Özellikle kadınlarda tanı konulduğunda
prolaktinomaların büyük çoğunluğu mikroadenom halindedir yani çapı
küçüktür. Erkeklerde ise tanı konulduğunda prolaktinomalar genellikle
makroadenomlar halinde yani çapı 1 cm’den büyüktür ve göz sinirine
baskı yapabilir.
Çapı büyük olan tümörlerde baş ağrısı vakaların
%50’sinde görülebilirken, tümörün etkisiyle diğer hipofiz hormonlarında
oluşabilecek eksikliklere bağlı şikayetler olabilir.
Uzun süre tedavi edilmemiş prolaktin yüksekliğinde
FSH ve LH hormonları az salgılanacağından ve prolaktinin etkisiyle
kemik erimesi olabilir.
Prolaktini hafif yüksek kadınlarda yumurtlamada bozulma ve çocuk olmasında zorluk olabilir.
Teşhis:
Teşhis için kanda prolaktin düzeyi ölçülür. Hafif
yükseklik varsa tetkik tekrarlanabilir. İlaç kullanımı özellikle
araştırılmalıdır. Prolaktin düzeyinde yükseklik varsa bunun tiroid
yetmezliğinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamak için tiroid
hormonlarına bakılır. Kanda üre, kreatinin, karaciğer testleri
yapılabilir. Kadınlarda gebelik testi de yapılmalıdır. Hipofizde tümör
olup olmadığını anlamak için hipofiz MR tetkiki, yoksa tomografi
yapılabilir. Hipofizde tümör varsa hipofizin diğer hormonları
incelenebilir. Büyük tümör varsa görme alanı yapılır.
Tedavi
Prolaktin yüksekliği olan hastalarda ilaç tedavisi
yapılır. Doktorunuz size uygun ilacı verecektir. Bu ilaçlar, içinde
cabergolin veya bromokriptin olan ilaçlardır. Bu ilaçlarınen sık
rastlanan yan etkileri; bulantı, tansiyon düşmesi, halsizlik, nadiren
depresyon ve kabızlıktır. İlacın dozunu yavaş artırarak ve gece
yatarken alarak yan etkiler azaltılır.
İlaç tedavisiyle hem prolaktin normale gelir hem de tümör küçülür.
En az 2 yıllık tedavi sonrasında, tümör boyutlarında
en az %50’ lik küçülme sağlandığında mikroadenomu olan hastalarda
cabergoline ya da bromokriptin dozu yavaşça azaltılarak hasta
değerlendirilir.
Tümör büyükse tedavi kesilmez.
Gebelik isteyenlerde bromokriptin ilacı tercih edilmektedir.
Gebelik sırasında mikroadenomun büyüme riski % 1
civarındadır. Şikayet olmadıkça bu hastalarda görme alanı ya da
prolaktin düzeyi takibine gerek yoktur. Yine laktasyon (emzirme)
döneminde tedaviye ara verilmelidir. Makroadenomu olan ve gebe kalan
hastalarda ise tümör büyükse görme alanı ile takip edilir.
İlaç tedavisini tolere edemeyen, tedaviye dirençli
ya da gittikçe büyüyen makroadenomu olanlarda cerrahi tedavi (ameliyat)
düşünülmelidir.
KİLO VEREMİYORSANIZ TİROİD HASTALIĞINIZ OLABİLİR
KİLO VEREMEYENLERDE TİROİD HASTALIĞI OLABİLİR
Tiroid yetmezliği metabolizmayı yavaşlatan ve bu
nedenle kişilerde önceki kilolarına göre %15-30 oranında kilo
alınmasına neden olan bir hastalıktır. Bu nedenle tiroid bezi
yetmezliği tedavi edilmeden kilo vermek çok zordur. Tiroid hormon
ilaçları ile hastaların çoğunda tedaviyle birlikte kilo verme oluşursa
da hastaların % 17’si kilo veremez. Özellikle menopozdaki kadınlarda bu
durum daha sık görülür. Hem menopoz hem de tiroid yetmezliği kilo
vermeyi engeller.
Tiroid bezi yetmezliği olmadığı halde kilo vermeye
çalışan kişilerde belirli bir kilo verdikten sonra kilo kaybının
azaldığı veya durduğu bir dönem oluşur. Bu durum vücudun kendini koruma
mekanizmasıdır. Vücudumuz daha fazla kilo verilmesine direnç göstermeye
başlar. Bu direnç tiroid hormonlarının azalmasıyla olabildiği gibi bazı
başka hormonların salınmasının artması ile de oluşur. Kalori alımı yani
yenilen gıda alımı azaldıkça vücudumuzda bulunan T4 hormonunun T3
hormonuna dönüşümü azalır ve sonuçta hücrelere giren ve etkili olan T3
azaldıkça metabolizmamız yavaşlar ve kilo veremeyiz.
Kalori alımı azaldıkça yani diyet yaparken az yemek yedikçe vücudumuzdaki yağlardan salgılanan Leptin isimli
hormon kanda azalır. Azalan leptin hormonu ise beyindeki iştah
merkezini uyararak iştahı artırır ve gıda alınmasını sağlar.
Kilo vermeyi engelleyen hormonlardan birisi Ghrelin hormonudur.
Bu hormon mideden salgılanmakta ve kana karışarak beyine ulaşıp yemek
yemeyi artırmaktadır. Kilo vermek için diyet yaparken bu hormon kanda
artmakta ve daha fazla kilo verilmesini engellemektedir. Bu hormonun
salgılanmasını önleyecek bir ilaç ise henüz yoktur.
Bazı minerallerin eksiklikleri de kilo vermeyi
engeller. Manganez, krom çinko, kalsiyum ve magnezyum eksikliği
özellikle çok önemlidir. Bu minerallerde saptanan eksikliklerin
tedaviyle düzeltilmelidir.
T4 hormonunun T3’e dönüşmesinde selenyum minerali de
etkili olduğundan kilo veremeyen kişilerde selenyum eksikliği olup
olmadığına bakılması gerekir. Selenyum eksikliği varsa bu eksiklik
giderilir. Ayrıca çinko, demir, bakır mineralleri de T4’ün T3’e
dönüşümünde etkilidir. Bu minerallerde eksiklik olup olmadığına da
bakılması gerekir.
Omega-3 alımını artırmak kilo vermede faydalı
olabilir. Omega-3 yağ asitleri tiroid hormonlarının hücrelerdeki
etkisini artırmaktadır.
Kanda insülin hormonu yüksek ise kilo vermede
sıkıntılar oluşur. İnsülin yüksekliğini azaltmanın önemli bir yolu
şeker yükü yüksek olan karbonhidratları yememektir. Beyaz ekmek, şeker,
makarna, patates, kek, tatlı, çikolata gibi şeker yükü fazla gıdalar
insülin hormonunu kanda iyice artırarak kilo vermenizi önler. Bu
gıdalar yerine tam buğday unundan yapılmış ekmek (köylü ekmeği gibi),
kepekli makarna, nohut, kuru fasulye, mercimek, bezelye, sebze ve
meyvelerle beslenmek gerekir.
Tiroid yetmezliği olan hastalarda metabolizma
yavaşladığından alınan karbonhidratların (unlu, şekerli gıdaların)
sindirilmesi veya parçalanması ve kandaki şekerin hücrelere girmesi
zorlaşır. Bu nedenle vücut daha fazla insülin salgılayarak kan şekerini
düşürmeye çalışır. İnsülin arttıkça da iştahta artma ve kilo alma
oluşur. İnsülin hormonundaki yükselmeler gün içinde kan şekerinde düşme
yaptığı için de yorgunluk, baş dönmesi, bitkinlik, öfkelenme, birden
sinirlenme, bağırma ve açlık hissi oluşur. Sizde bu belirtiler varsa
kan şekerinizde düşmeler oluyor demektir. Bunu anlamak için 3-4 saatlik
şeker yükleme testi yaptırmanız gerekir.
Stresli kişilerde stres hormonu dediğimiz kortizol artmaya başlar ve artan kortizol hormonu da kan şekerini yükseltir.
Yukarıda söz edilen faktörler hipotiroidili bir
hastada kilo almaya, kan şekerinde düşmelere neden olur. Eğer kilo
veremezseniz ileride bu defa şeker hastalığı gelişir.
Bu nedenle karbonhidrat ve yağdan fakir bir beslenme ile ve egzersiz yaparak kilo vermeyi denemelisiniz.
İyi beslenmenize ve egzersiz yapmamıza rağmen
zayıflayamıyorsanız doktorunuz size bazı ilaçlar verecektir. Bu ilaçlar
zayıflamanıza yardımcı olur.
Hipotiroidili hastalarda selenyum desteği almak T4
hormonunun T3’e dönüşümünü artırarak dokulardaki tiroid azlığını veya
metabolizma yavaşlamasını artırmaya faydalı olabilir. Bu nedenle
selenyum ölçümü yaptırınız. Eksiklik varsa doktorunuz size selenyum
desteği için ilaç verecektir.
Kilo veremeyen tiroid yetmezlikli hastalarda T4 ve
T3 ilaçlarını birlikte almak bazen faydalı olabilir. TSH hormonunu
1.5-2.5 arasında tutacak şekilde doktorunuz bu ilaçları ayarlayacaktır.
Yukarıdaki önlemlere rağmen kilo veremeyen kişilerde
altta yatan diğer nedenleri araştırmak gerekir. Bunlar insülin direnci,
reaktif hipoglisemi, depresyon, stres, uyku bozuklukları, bazı mineral
ve vitamin eksikleri ve gıda allerjileri olabilir. Özellikle selenyum,
çinko, ve demir eksikliği varsa bunların tedavisi kilo vermeniz
açısından çok önemlidir.
Diyet yaptığınız halde kilo veremiyorsanız bir Endokrin Uzmanına başvurunuz.
KAYN
LAHANA ÇORBASI DİYETİ ZAYIFLATIR MI?
LAHANA ÇORBASI DIYETI ZAYIFLATIR MI?
Son zamanlarda internette yurtiçi ve yurtdışında
lahana çorbası diyeti ile zayıflamanın mümkün olduğuna dair yazılar ve
lahana kapsulleri populer olmuştur.
Şurası bir gerçek ki bu konuda yapılmış klinik bir araştırma ve bilimsel bir veri yoktur.
Lahana çorbası diyetinde bir hafta boyunca limitsiz
olarak lahana çorbası içilmesi önerilmekte ve bir haftada 7-8 Kg
verildiği iddia edilmektedir. Eğer bu diyetle bir haftada 7-8 Kg
veriliyorsa bu verilen kilolar bir haftada verilen su kaybından başka
bir şey değildir. Kalıcı kilo kaybı oluşmaz. Sonra tekrar kilo
alırsınız.
Bir kişinin yarım kilo vermesi için fazladan
3000-3500 kalori harcaması gerekir. Bunu gerçekleştirmek için az yemeli
ve fazla spor yapmalıdır.
Bu diyette genellikle lahana, domates, yeşil biber,
havuç, soğan, mantar ve meyve suları vardır. Bu çorbadan günde bir kase
içmek faydalı olabilir ancak sınırsız olarak tüketmek sağlığa zarar
verebilir.
Bu diyetin en önemli sakıncası içinde protein ve
karbonhidrat olmamasıdır. Bu diyet özellikle Şeker Hastalarında zararlı
olabilir. Yeteri kadar besin içermeyen bu diyet ile vücutta bir çok
rahatsızlıklar oluşabilir. Bu şekilde bir beslenme ile ilk hafta su
kaybından dolayı kilo verseniz bile eski beslenmenize donunce kiloları
çabucak alırsınız. Bir diyetin sağlıklı olması onun devam ettirilebilir
olmasına bağlıdır. Lahananın fazla alınması da ayrıca gaz yapar. Bu tur
diyetlerle verilen kilolar çabucak geri alınır.
Bunun yanında günlük beslenmede lahana kullanmak
faydalıdır. Lahana da lif yani posa, C vitamini, anti-kanserojen
maddeler, folik asit ve A vitamini vardır. Bir bardak kadar pişirilmiş
lahanada 20-30 kalori vardır. Lahana kalorisinin az olması ve doygunluk
vermesi nedeniyle tercih edilebilir. Ancak hergün lahana veya çorbası
yemek dengesiz beslenmeye ve hastalıklara davetiye çıkarır.
Zayiflayamamanin altinda yatan nedenler insulin
hormon yuksekligi, tiroid-guatr hastaligi, yumurtalik
kistleri-polikistik over, prolaktin hormon yuksekligi gibi hormon
bozukluklaridir.. Bunlarin degerlendirilmesi yapilmadan ve tedavi
edilmeden kilo veremezsiniz.
EN SAĞLIKLI DİYET GLİSEMİK İNDEKS DİYETİDİR
Zayıflamak isteyen kişilerin glisemik indeksi (Gİ)
düşük gıdalarla beslenmesi gerekir. Glisemik indeksi (şeker yükü)
yüksek olan gıdalar yani rafine edilmiş şekerler, nişastalı yiyecekler,
baklava, börek, reçel ve patatesin çok az yenmesi gerekir. Kişilerin
her gıdanın glisemik indeksini ayrı ayrı bilmesi çok zor ise de,
zayıflamak isteyen bir kişinin bazı gıdaların bu özelliğini bilmesi
gerekir. Her türden şeker, bal, reçel, muhallebi ve keşkül gibi sütlü
tatlılar, baklava ve kadayıf gibi irmikli ve unlu tatlılar,
meşrubatlar, çikolata, bazı meyve suları, meyve kompostoları, bira,
tatlı kekler, kurabiyeler, bisküviler ve tatlı pudingler fazla miktarda
basit karbonhidrat (şeker) içerirler ve glisemik indeksleri (şeker
yükü) yüksektir. Bu tür şekerlerden uzak durulmalı, beyaz ekmek, beyaz
pirinç ve patates gibi şeker yükü fazla olan gıdalar az tüketilmelidir.
Tüketilmesi önerilen düşük şeker yüklü gıdalar ise, yulaf, kuru
baklagiller, kepek ekmeği ve tam buğday ekmeğidir.
Cabuk sinirlenme, terleme, depresyon, huzursuzluk,
acikma, tatli istegi varsa ve diyetle kilo veremiyorsaniz insulin
hormonunuz bozuktur. Diyetle kilo verseniz bile hizla kilo alirsiniz.
Bu durumun tedavisi uygun ilaclarla yapilabilmektedir. Once hormon
analizi yaptirmaniz gerekir. Piyasada veya internette satilan zayiflama
haplari, bitki, sebze ve meyve haplari yerine once hormonlarinizi
olcturun. Kilolu kisilerin hemen hepsinde hormon bozuklugu vardir.
Bunun saptanip tedavi edilmesi gerekir. Aksi taktirde uygulayacaginiz
diyet veya kullanacaginiz luzumsuz haplar sizde kilo kaybi
yapmayacaktir.
Glisemik İndeksle İlgili Bazı Pratik Noktalar:
Karbonhidratları seçerken düşük glisemik indeksli olanları seçmek gerekmektedir.
1.Rafine karbonhidratlar yani beyaz un ve rafine tahıldan yapılmış karbonhidratlar yüksek glisemik indekslidir.
2.Beyaz ekmek yüksek glisemik indekslidir.Tam buğday veya kepek az GI’lidir.
3. Diyetteki lif oranı artınca GI’i azalır.
4.Karbonhidrat içinde amiloz ve amilopektin vardır.
Amilopektin fazlaysa kan şekeri daha çok artar Amilopektini fazla
olanlar ekmek, beyaz patates, beyaz un, amiloz içerenler ise tam
tahıllar,hububatlar ve tatlı patatestir.
5. Rafine olanlar rafine olmayanlardan daha fazla
glisemik indeksi artırır. Rafine demek işlenmiş fabrikaya girmiş gıda
demektir. Rafine olan karbonhidratlar beyaz ekmek, beyaz pirinç,
kurabiye,meyve suları, şekerlerdir. Rafine olmayanlar doğal halde
bulunanlar olup GI’i düşüktür. Bunlar daha fazla lif veya posa içerir.
Örnek olarak sebze meyve, badem, ceviz, bezelye verilebilir.
Düşük Glisemik İndeksli Beslenmenin Faydaları
Yüksek glisemik indeksli (GI) yiyecekler, düşük GI
yiyeceklere göre tokluk kan şekerinde ve yemek sonrası 2 saatlik kan
şekeri cevabında daha çok artışa neden olurlar. Dünya Sağlık Örgütü
sağlıklı yaşam için nişasta içermeyen polisakkaritlerden oluşan, düşük
GI’li karbonhidrat ağırlıklı diyetin (Enerjinin %55’inden fazlası
karbonhidrattan) tüketilmesini desteklemektedir.
Besinlerin kısa süreli doyurucu etkileri
incelendiğinde düşük GI’li besinlerin yüksek olanlara göre daha
doyurucu olduğu bulunmuştur. Yüksek GI ‘li öğünler, düşük GI’li
öğünlerle karşılaştırıldığında yemek sonrası dönemde, kan şekerinde
daha fazla yükselme ve düşmeye ve insülin düzeylerinde daha fazla
artışa sebep olurlar. Sonuç olarak ileri saatlerde yağ asitlerinde ve
kan şekerinde daha fazla düşüşe ve acıkmaya neden olurlar. Düşük GI li
gıdalarla ise insülin fazla yükselmediğinden kan şekeri fazla düşmez ve
açlık olmaz.
Düşük GI’li besinlerin tüketilmesinin obez
çocuklarda vücut kitle indekslerinde (kilolarında) daha fazla azalmaya
neden olduğu bildirilmiştir.
Düşük GI’li diyetin obezite, kolon kanseri ve meme
kanseri gelişiminde de koruyucu olduğu gösterilmiştir Düşük GI’li ve
yüksek lifli besinler diyabetli bireylerde tokluk kan şekeri ve kilo
kontrolünde düzelmeye yol açtığı için Kanada Diyabet Derneği,
Avustralya Diyetisyen Cemiyeti, Avrupa Diyabet Çalışma Cemiyeti
tarafından önerilmektedirler.
Glisemik indeksi düşük gıdalarla beslenince insülin
hormonunda azalma ve enerji artması oluştuğu gibi yağ depolanması
azalır ve mevcut yağlar yakılmaya başlar. Sonuçta da kilo kaybı oluşur.
Düşük GI’li beslenme kilo kaybını 2 mekanizmayla yapar:
1. Doygunluğu artırarak
2. Yağların yakılmasını artırarak
Düşük GI’li gıdalar yüksek GI’li gıdalara göre daha
uzun süre tok tutarlar ve bu nedenle sonraki öğünde daha az yemeyi
sağlarlar. Bir yemekteki GI oranını % 50 artırdığınızda doygunluk
hissinde % 50 azalma olmaktadır. Doygunluk hissindeki bu artış
bağırsaktan salgılanan kolesistokinin hormonunun düşük GI li diyetle
daha fazla artış göstermesine bağlıdır.
Diğer diyetlere karşılık bu Gİ diyetinin faydalı
olmasının nedeni insülin direncini kırmasıdır. 1200 kalorinin altında
diyet yapmak insülin direncini arttırır ve kilo aldırır. Kilo vermek
için acıkmanın ve tatlıya saldırmanın önlenmesi gerekir. Bunun yolu da
düşük glisemik indeksli gıdalarla beslenmekten geçmektedir.
Diyetteki yağı azaltmakla veya toplam kaloriyi çok
azaltmakla veya karbonhidrat miktarını çok azaltmakla açlık hissi
baskılanamaz ve tekrar kilo alırsınız. Düşük glisemik indeksli
beslenmede aç kalma veya özel bir beslenme şekli, yani bir gıdaya
dayalı beslenme, yoktur.
Düşük glisemik indeksli beslenme ile
1. Yemeklerden sonra oluşan uyku basması, öğleden
sonraları oluşan enerji kaybı, halsizlik yok olur. Enerji kaybı veya
halsizlik yemek sonrası oluşan insülin ve şekerdeki dalgalanmalardan
kaynaklanmaktadır. Beyine yeterli glukoz geldiğinden konsantre
olursunuz. ve yorgunluğunuz ortadan kalkar.
2.Tip 2 diyabet, kalp hastalığı, tansiyon, depresyon ve bazı kanserler önlenir.
3.İyi uyku uyursunuz.
4. Acıkma nöbetleri azalır ve kalkar
Normalde acıkma vücudun yemek ihtiyacı olunca ortaya
çıkan bir durumdur. Ancak acıkmanın vücudun ihtiyacı olmadığı
zamanlarda oluşması normal değildir. Bu nedenle de ihtiyaç olmadan
yemek yenildiği için kilo alınır. Normal olmayan bu acıkma atakları
kandaki insülinin dalgalanmasından oluşur. Yüksek Gİ’li karbonhidrat
yenince kan şekeri ve insülin hızla yükselir ve sonra kan şekerini
hızla normalin altına indirir ve tekrar acıkma oluşur. Tekrar tatlı bir
şeyler yerseniz aynı durum tekrar eder gider. Eğer bu acıkmalar
sırasında yüksek GI’li gıda yerine düşük GI’li gıda yenirse acıkma
nöbetleri azalmaya başlar.
Acıkma ataklarını stres de artırabilmektedir. Stres
artınca tatlı gıdalara yönelme olmasının nedeni beyindeki serotonin
denen mutluluk hormonunun bu gıdalarla artması yüzündendir. Stresle
artan kortizol hormonu da serotonini azaltmaktadır. İyi uyuyamayan
kişilerde de acıkma atakları olma nedeni serotonin azlığındandır
TSH, T3 ve T4 NEDİR?
TSH, T3 ve T4 NEDİR?
Tiroid bezinden iki türlü tiroid hormonu salgılanır. Bunlardan daha
fazla salgılananı T4 (%80 oranında salgılanır), daha az salgılananı
(%20’si) ise T3 hormonudur. Hücrelere giren ve etkili olan hormon T3
hormonudur; T4 hormonu hücreye girmez. Bu nedenle T4 hormonu
vücudumuzda özellikle karaciğerde ve diğer organlarımızda deiyodinaz enzimleri
ile T3 hormonuna dönüşmektedir. Bu dönüşümün bozulması durumunda T3
yeterince oluşamaz ve tiroid hormonları etkisini gösteremez.
Kandaki T4 ve T3 hormonları bazı proteinlere bağlanarak dolaşırlar. Bu proteinlere bağlanan tiroid hormonlarına total T4 ve total T3 adı verilir. Kanda bulunan tiroid hormonlarının çok azı kanda hiçbir proteine bağlanmadan serbest olarak bulunur ki, bunlara serbest T3 ve serbest T4
hormonları denir. Serbest T3 ve serbest T4 hormonları total T3 ve total
T4 hormonlarıyla bir denge halinde bulunduğundan tiroid bezinin çalışma
durumunu (az, çok veya normal çalışmasını) en iyi yansıtan testler
serbest tiroid hormonlarıdır. Kan dolaşımından hücrelere total
hormonlar değil serbest hormonlar girmektedir. Bu nedenle total T4 ve
T3 tetkikleri yerine serbest T4 ve serbest T3 hormonlarını ölçtürmek
daha iyidir.
Tiroid bezinin çalışması beynimizin tabanında bulunan hipofiz bezi
tarafından kontrol edilir. Hipofiz bezi, TSH adı verilen bir hormon
salgılar ve bu hormon kan yoluyla tiroid bezine gelerek ondan tiroid
hormonu yapmasını ister TSH hormonu tiroid bezinin iyot tutmasını
sağladığı gibi tiroid hormonlarının yapılmasını da sağlar.
Tiroid bezi az hormon salgıladığında hipofiz bezi TSH salgısını
artırarak tiroid bezinin daha çok hormon üretmesini sağlar. Bu nedenle
tiroid bezinin az hormon salgıladığı tiroid yetmezliğinde (hipotiroidi) kanımızda TSH hormonu normalden yüksek, fakat T3 ve T4 hormonları düşük olarak bulunur.
Tiroid bezi bazı hastalıklar nedeniyle çok hormon salgılarsa, yani
kanımızda T3 ve T4 hormonları çok artarsa bu defa hipofiz bezinden
salgılanan TSH hormonu azalır. Kanımızda T3 ve T4 hormonları ne kadar
yükselirse TSH hormonu da o kadar azalır. Hipertiroidi
denilen tiroid bezinin aşırı çalışması durumunda kanımızda T3 ve T4
hormonları yüksek iken TSH hormonu normalin altına iner ve düşüktür.
Görüldüğü üzere hipofiz bezi kandaki T3 ve T4 hormon düzeyine göre TSH hormon salınışını azaltıp artırmaktadır.
Hipofiz bezi ise, beynimizde, hipofiz bezinin üzerinde bulunan hipotalamus organı tarafından kontrol edilir. Hipotalamus organı salgıladığı TRH isimli hormon ile hipofiz bezinden TSH salınışını sağlar.
Görüldüğü gibi hipotalamus, hipofiz ve tiroid bezi birbirine bağımlı
olarak çalışan ve birbirlerini kontrol eden 3 bezdir. Tiroid bezini
hipofiz bezi kontrol ederken, hipofiz bezini de hipotalamus organı
kontrol etmektedir. Hipotalamusdan salgılanan TRH hormonu hipofiz
bezini etkileyerek buradan TSH hormonu salgılatır. Hipofizden
salgılanan TSH hormonu ise tiroid bezinden tiroid hormonlarının
yapılmasını ve kana salgılanmasını sağlar.
TİROİD HASTALIKLARITANISINDA TSH, T3 ve T4 ÖLÇÜMÜ
Sıklıkla kullanılan kan testleri serbest T3, serbest T4, TSH, anti-TPO antikoru, anti-tiroglobulin antikoru, TSH-reseptör antikoru, tiroglobulin ve kalsitonin hormonlarının kan düzeylerinin ölçülmesidir.
T4 ve T3 hormonlarının normal sınırın altında veya üstünde
olması tiroid bezinin iyi çalışmadığını gösterir. T4 ve T3 hormonları
düşük ise beziniz az çalışıyor, buna karşılık T4 ve T3 hormonları
yüksek ise beziniz çok çalışıyor demektir. T3 ve T4 ölçümü yaptırırken
serbest T3 ve serbest T4 hormonlarını ölçtürmek en iyisidir. Total T4
ve Total T3 artık pek kullanılmamaktadır. Gebelerde, doğum kontrol hapı
kullananlarda ve östrojen ilacı alanlarda mutlaka serbest T3 ve serbest
T4 hormon ölçümleri yapılmalıdır.
Tiroid bezinin az veya çok çalıştığını gösteren diğer bir tetkik TSH hormon
ölçümüdür. TSH ölçümünün normalden düşük olması tiroid bezinin aşırı
çalıştığını gösterir. Kan TSH düzeyinin normalden yüksek bulunması ise
tiroid bezinin az çalıştığını gösterir.
Tiroid bezi hastalıklarını teşhiste ayrıca tiroid antikorları denen anti-TPO (diğer adı anti-mikrozomal antikor) ve anti-tiroglobulin
antikorları da ölçülür. Bu antikorların yüksek olması tiroid
hastalığının otoimmün hastalık denilen bağışıklık sistemi bozukluğuna
bağlı olarak ortaya çıktığını gösterir. Otoimmün hastalık vücudun kendi
dokusunu (burada tiroid bezini) yabancı bir doku olarak algılayıp onu
yok etmeye çalışmasıdır. Bu nedenle bağışıklık sistemimiz tiroid bezini
yok etmek amacıyla anti-TPO ve anti-tiroglobulin antikorları üretir. Bu
antikorlar tiroid bezine yapışarak hücreleri tahrip eder. Vücudun neden
böyle davrandığı henüz bilinmemektedir.
Anti-TPO ve anti-Tiroglobulin antikorları en çok Hashimoto hastalığı
denen bir hastalıkta yükselir. Hashimoto hastalığı tiroid bezi
yetmezliği yapan bir hastalıktır. Toplumda bu antikorlar %10 kişide
tiroid hastalığı olmadan yüksek olarak bulunabilir.
TSH-reseptör antikoru, Graves hastalığı denen ve gözlerde büyüme yapan tiroid bezinin aşırı çalışması hastalığında kanda yükselebilmektedir.
Tiroglobulin ölçümü ise ameliyat olmuş ve tiroid bezi tamamen
alınmış tiroid kanserli hastaların izlenmesinde kullanılır. Diğer
hastalıkların teşhisinde pek kullanılmaz. Tiroglobulin düzeyinin
gittikçe artması tiroid kanserinin nüks ettiğini gösterir.
Kalsitonin ölçümü ise medüller tip tiroid kanserinin teşhisi ve
izlenmesinde faydalıdır. Kalsitonin düzeyi yüksek olan nodüler guatrlı
hastalarda medüller kanser şüphesi artar ve başka testler yapılır.
Ameliyat olan medüller kanserli hastalarda kalsitonin düzeyinin yüksek
olması kanserin vücutta bulunduğunu ve devam ettiğini gösterir.
ANTİ-TPO, ANTİ-TİROGLOBULİN VE GUATR
ANTİ-TPO ve ANTİ-TİROGLOBULİN NEDİR?
Tiroid bezi hastalıklarını teşhiste tiroid antikorları denen anti-TPO (diğer adı anti-mikrozomal antikor) ve anti-tiroglobulin
antikorları da ölçülür. Bu antikorların yüksek olması tiroid
hastalığının otoimmün hastalık denilen bağışıklık sistemi bozukluğuna
bağlı olarak ortaya çıktığını gösterir. Otoimmün hastalık vücudun kendi
dokusunu (burada tiroid bezini) yabancı bir doku olarak algılayıp onu
yok etmeye çalışmasıdır. Bu nedenle bağışıklık sistemimiz tiroid bezini
yok etmek amacıyla anti-TPO ve anti-tiroglobulin antikorları üretir. Bu
antikorlar tiroid bezine yapışarak hücreleri tahrip eder. Vücudun neden
böyle davrandığı henüz bilinmemektedir.
Anti-TPO ve anti-Tiroglobulin antikorları en çok Hashimoto hastalığı
denen bir hastalıkta yükselir. Hashimoto hastalığı tiroid bezi
yetmezliği yapan bir hastalıktır. Toplumda bu antikorlar %10 kişide
tiroid hastalığı olmadan yüksek olarak bulunabilir.
TSH-reseptör antikoru, Graves hastalığı denen ve gözlerde büyüme yapan tiroid bezinin aşırı çalışması hastalığında kanda yükselebilmektedir.
Tiroglobulin ölçümü ise ameliyat olmuş ve tiroid bezi tamamen
alınmış tiroid kanserli hastaların izlenmesinde kullanılır. Diğer
hastalıkların teşhisinde pek kullanılmaz. Tiroglobulin düzeyinin
gittikçe artması tiroid kanserinin nüks ettiğini gösterir.
Kalsitonin ölçümü ise medüller tip tiroid kanserinin teşhisi ve
izlenmesinde faydalıdır. Kalsitonin düzeyi yüksek olan nodüler guatrlı
hastalarda medüller kanser şüphesi artar ve başka testler yapılır.
Ameliyat olan medüller kanserli hastalarda kalsitonin düzeyinin yüksek
olması kanserin vücutta bulunduğunu ve devam ettiğini gösterir.
ANti-TPO Ve Anti-Tiroglobulin Yüksekliği HASHİMOTO HASTALIĞINDA YÜKSELİR
Hashimoto tipi tiroid bezi iltihabı veya tıptaki adıyla ‘’Hashimoto tiroiditi’’ bağışıklık sisteminin bir bozukluğu sonucu ortaya çıkar. Nedeni tam olarak bilinmemektedir. 1912 yılında Japon bilim adamı Akira Hashimoto
tarafından tanımlandığı için bu ad verilmiştir. Hashimoto tipi tiroid
bezi iltihabı en fazla tiroid bezi yetmezliği yapan hastalıktır. Diğer
bir deyimle tiroid bezi yetmezliğinin en önemli nedeni Hashimoto tipi
tiroid bezi iltihabıdır.
Bu hastalık otoimmün hastalıklar dediğimiz hastalıklardan birisidir.
Otoimmün hastalıklarda vücut kendi dokusunu yabancı doku olarak
algılayıp onu yok etmek ister ve vücut içinde bir savaş oluşur.
Hashimoto tiroiditinde de vücut tiroid bezini yok etmek ister.
Vücudumuz tiroid bezini yok etmek için çok miktarda anti-TPO antikoru
ve anti-tiroglobulin antikoru üretir. Bu antikorlar tiroid bezine
bağlanarak tiroid hücrelerini harap ederler. Bu arada tiroid bezine
birçok iltihap hücresi birikir. İltihap sonucu tiroid hücreleri tahrip
olarak azalınca da bez küçülür ve hormon yapacak hücre kalmaz ve
sonunda tiroid hormon yetmezliği ortaya çıkar. Bu hastalarda yıllar
içinde tiroid bezi gittikçe küçülür. Başlangıçta ufak bir guatr ve
kanda anti-TPO antikor yüksekliği varken TSH, T3 ve T4 hormonları
normaldir. Daha sonra zaman içinde hastalık ilerledikçe önce başlangıç
halinde tiroid yetmezliği (sadece TSH yüksek, fakat T3 ve T4 normal)
sonra tam tiroid yetmezliği (TSH yüksek, T3 ve T4 hormonları düşük)
gelişir.
Hashimoto hastalığı başlangıcında tiroid bezinde büyüme yani guatr
vardır; daha sonra tiroid bezi yavaş yavaş devam eden harabiyet
nedeniyle yıllar içinde küçülerek sanki yok olur.
Kimler Risk altındadır?
Hashimoto hastalığının nasıl başladığı tam olarak bilinmiyorsa da genetik eğilim
önemlidir. Ailesel özellik gösterir. Aynı ailenin üyelerinde sık
görülür. Hashimoto tiroiditi olan hastalarda kuvvetli bir genetik geçiş
vardır ve bu hastaların birinci dereceden akrabalarında tiroid
antikorları (anti-TPO ve anti-tiroglobulin) yüksek olarak bulunur ve
hastalık ailenin diğer üyelerinde de sıklıkla ortaya çıkar. Bu nedenle
Hashimoto tiroiditi varsa ailenin diğer üyelerinde de tiroid tetkikleri
yapılmalıdır.
Hashimoto tiroidit sıklığı iyot alımı arttıkça artmaktadır. ABD ve
Japonya gibi iyot alımının yüksek olduğu ülkelerde sıklığı yüksektir.
Sıklık:
Toplumun % 2’sinde bulunur. Hashimoto hastalarının % 95’i kadındır. Tüm
yaşlarda ortaya çıkarsa da 30-50 yaş arasında sıktır. Kadınlarda
erkeklere göre 15-20 kat daha fazla görülür. Ergenlik çağındaki
kızlarda sıklığı % 0.8-1.6’dır.
Anti-TPO antikorunun kanda yüksekliği yaşla birlikte artar ve 70 yaş ve
daha büyük kadınların % 33’ünde bu antikor yüksek olarak bulunur.
Anti- TPO ve anti-tiroglobulin antikorlarının ve sadece TSH’nin yüksek
olduğu kadınlarda tiroid bezi yetmezliği yani tiroid hormon azlığı her
yıl % 5 oranında gelişir.
Şikayetler:
Çoğu hastanın hiçbir şikayeti yoktur. Bazı hastalarda küçük bir guatr
ve anti-TPO antikor yüksekliği vardır. Bazen tiroid bezi yetmezliği
(tiroid hormon yetmezliği-hipotiroidi) ile doktora başvururlar.
Yaş ilerledikçe Hashimoto’lu hastalarda hipotiroidi (tiroid bezi yetmezliği) sıklığı artar.
Hashimoto’lu hastalarda lastik sertliğinde bir guatr vardır. Çok
nadiren tiroid bezi sert olabilir. Tiroid bezinde ağrı veya hassasiyet
yoktur. Genellikle tiroid büyümesi sessiz olur ve şikayet bulunmaz. Bu
hastalar doktora genellikle guatr nedeniyle veya tiroid hormon
azlığının neden olduğu halsizlik, bitkinlik, el ve yüzde şişme, ses
kalınlaşması gibi şikayetler nedeniyle başvururlar.
Hashimoto Tiroiditi ile Birlikte Sık Görülen Hastalıklar
Hashimoto tiroiditi olan hastalarda diğer otoimmün hastalıklar sıklıkla birlikte olur. Bu hastalıklar aşağıda verilmiştir:
Graves hastalığı
Tip 1 şeker hastalığı
Addison hastalığı (böbreküstü bezi –kortizol yetmezliği)
Testis ve yumurtalık iltihabı
Paratiroid hormon azlığı
Hipofiz bezi iltihabı
B12 vitamin eksikliğine bağlı kansızlık
Vitiligo (ciltte beyaz alanlar olması)
Romatoit Artrit (küçük eklem iltihabı)
Trombosit isimli kan hücre azlığı
Myastenia gravis (kaslarda ağrı ve güçsüzlük yapan bir kas hastalığı)
Hashimoto tiroiditi; hipogonadizm (seks hormonlarında azalma), Addison
hastalığı (böbreküstü bezi yetmezliği), diyabetes mellitus (şeker
hastalığı), hipoparatiroidizm (paratiroid hormon düşüklüğü-kalsiyum
düşüklüğü) ve pernisiyöz anemi (B12 vitamini eksikliğine bağlı
kansızlık) ile birlikte sık görülür.
Çocuklarda Hashimoto hastalığı olursa büyüme gecikmesi, kemik yaşında gecikme ve yüksek kolesterol düzeyleri saptanır.
Laboratuvar Bulguları:
Hashimoto tiroiditinden şüphelenildiğinde, anti-TPO antikoru, T3, T4 ve
TSH hormon tetkiklerine bakılır. Hashimoto tiroiditli olguların
yaklaşık % 80’inde tanı konduğunda normal T4, T3 ve TSH düzeyleri
saptansa da tiroid bezinde hormon yapımı azalmaya başlamıştır.
Anti-TPO antikorlar hastaların % 95’inde ve anti-Tiroglobulin antikorlar % 60’ında yüksek olarak bulunur.
Anti-TPO antikoru yüksek hastaların % 25-50’sinde tiroid bezi
yetmezliği başlangıç halinde olabilir, yani TSH hormonu yüksek, fakat
T3 ve T4 hormonu normaldir.
Hashimoto Tipi Tiroid İltihabında Tedavi:
Hashimoto tipi tiroid iltihabını yok edecek bir tedavi şekli veya
hastalığı tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi yolu maalesef yoktur.
Yapılan tedavi sadece guatr ve tiroid bezi yetmezliği varsa onun
tedavisi şeklinde olur.
Guatrı olan veya tiroid bezi yetmezliği olan kişilerde tiroid hormon
ilacı levotiroksin ile tedavi yapılır ve ilaç dozu serum TSH
düzeylerini normale getirecek şekilde doktorunuz tarafından ayarlanır.
Burada amaç TSH düzeyini 1.5-2.5 IU/L olacak şekilde ayarlamaktır.
Yaşlı hastalarda veya koroner kalp hastalığı olanlarda tedaviye çok
düşük dozlarda başlanır ve 4-6 haftalık aralıklarla artırılır.
Kadınların çoğunda gebelik süresince dozda % 25-50 oranında bir artış
gerekir.
Hipotiroidi olmasa bile guatrı olan Hashimoto hastaları tiroid ilacı tedavisinden fayda görür ve guatrları küçülür.
T4 ve T3 hormonu normal, ancak TSH hormonu yüksek olan hastalarda TSH
>4 IU/L ve anti-TPO yüksek ise küçük dozda ilaç tedavisi yapılır.
Hipotiroidizm nedeniyle levotiroksin ilacını bir yıldan fazla kullanan
Hashimoto tiroiditli olguların çok azında hastalık kendiliğinden
düzelebilir. Özellikle aşırı iyot kullanımı sonrası hipotiroidi
gelişenlerde, ve doğumdan sonraki bir yıl içinde hastalığı ortaya
çıkanlarda ilaç dozu azaltılarak hastalığın düzelip düzelmediği kontrol
edilir. Bezi küçülmüş hastalarda hastalığın düzelme olasılığı yoktur.
Hashimoto Tiroiditi Olan Hastaların Dikkat Etmesi Gereken Hususlar:
1) İyotlu tuz ve iyotlu öksürük şurubu kullanmayınız.
2) Selenyum kan seviyesi ölçülür ve düşükse selenyum desteği verilebilir.
3) Tiroid hormon ilaçlarını aç karna içiniz. Midenizde ağrı yapıyorsa
tok karna alın, ancak en iyisinin aç karna alınması olduğunu
unutmayınız. Aç karna alınan ilacın emilimi daha iyi olur.
4) İlacınızı her zaman aldığınız öğünde almayı unutursanız bir sonraki
öğünde alın, Bir gün önce almayı unutmuşsanız ertesi günü sabah ve
akşam 2 kez alın.
5) İlacı aldığınız öğünde başka ilaç almamaya çalışın. Özellikle
kalsiyum, demir ve mide ilaçları tiroid ilacının emilimini bozar.
6) Gebe kalmayı düşünen kadınlar doktoruna mutlaka ilaç konusunda
danışmalıdır. Gebe kalınca da tiroid ilaçları alınacaktır. Çocuğa
zararı yoktur. Tiroid ilacı almazsanız düşük riski artar. Doğum sonrası
da kontrollerinizi yaptırınız.
KİLO VERME VE EGZERSİZ
KİLO VERME VE EGZERSİZ
Kilo vermek ve sağlıklı olmak için mutlaka düzenli
egzersiz yapılmalıdır. Diyet yapmadan sadece egzersiz yapmakla kilo
verilemez. Egzersiz, kalori azaltılmasına yardımcı olduğu gibi şeker
hastalığı ve koroner kalp hastalığı riskini de azaltır. Egzersiz ile
yağ dokuları kaybolup yerine kas dokuları geçer. Egzersiz yapmanın
amacı da budur.
En iyi egzersiz kişinin kendi başına düzenli ve
rahat bir şekilde yapabildiği egzersizdir. Haftanın büyük bir
bölümünde, 30 dakika civarında, orta yoğunlukta bir egzersiz yapılması
çok faydalıdır. Bununla birlikte insanların sadece %25’i buna
uyabilmektedir. Başlangıçta 10-15 dakikalık egzersizin her gün
yapılması gerekir. Aerobik, dinamik egzersiz, yüzme ve bisiklete binme
zayıflamak için uygun egzersizlerdir. Haftada 3 gün yarım saat yürüme
ile egzersize başlamak ve bunu haftada 5 gün yoğun ve tempolu 45 dakika
yürümeye çıkarmak uygun bir plandır. 40-50 yaşından sonra yapılacak en
iyi ve en güvenli egzersiz yürüyüş yapmaktır. Yürüyüşün vitrin
seyrediyor gibi yavaş yapılmasının fazla bir faydası olmaz. En iyisi
tempolu yürümedir.
Diğer bir öneri, başlangıçta her gün 4.000 adım yürümek, sonra bunu 6 ayda 12.000 adıma kadar çıkarmaktır.
Egzersizin faydalı olması için, egzersiz sırasında
kalp atım sayısının belirli bir rakama ulaşması gerekir. Fazla kilolu
bir kişide kalp hızının ulaşması gereken sayı şu formülle hesaplanır:
Egzersizde ulaşılması gereken kalp atım sayısı = 200-(0.5 x yaş).
Yapılan egzersizlerde bu rakamın %80’ine ulaşılması gerekir.
Günlük yaşamda hareketi artırmak için, otomobil
kullanımını azaltmak, asansör yerine merdivenleri kullanmak, yakın
mesafelere yürüyerek gitmek gibi önlemler de kilo vermeye katkıda
bulunur.
Günlük yaşamda yapılan hareketlerin çok az kalori
harcadığı bilinmelidir. Evi temizlerken 227 kalori; dans ederken 250
kalori harcarsınız.
Alışveriş yapmak; 45-60 dakika süreyle otomobilinizi
temizlemek; 45-60 dakika uğraşarak pencereleri ve yerleri silmek; 30
dakika bisiklet pedalı çevirmek; 30 dakika bahçede çalışmak; 30
dakikada 3 km yürümek; 15 dakika merdiven çıkmakla sadece 150 kalori
harcanır.
Küçük bir çikolatalı bisküvi yaklaşık 50 kaloridir
ve bunu yakmak için 10 dakika tempolu yürümek gerekir. Fast food
lokantasında bir hamburger, bir patates yiyip bir kola içtiğinizde 1500
kalori alırsınız. Bunu harcamak içinse 2.5 saat tempolu koşmanız
gerekir.
Yapılan çalışmalarda egzersiz programlarına
başlayanların %50’sinin ilk 3-6 ayda egzersizi bıraktığı saptanmıştır.
Bu nedenle egzersiz yapmayı sürdürmek için çaba göstermek, bir
alışkanlık oluşana kadar ısrar etmek gereklidir.
Fizik aktiviteyi artırma ile ilgili öneriler :
- Otobüs veya minibüsle gideceğiniz yere bir durak kala inmek ve yürümek
- İşyeri ve alışveriş merkezinde aracınızı en uzak yere park etmek
- Asansör yerine merdiven kullanmayı alışkanlık haline getirmek
- Farklı aktiviteler bulmak (bahçe işleri, tamir, araç temizleme vs).
- Eve kondisyon cihazları alıp soğuk havalarda bunları kullanmak
- İşyerine mümkünse bisikletle gitmek
Egzersiz
yapmanın kilo vermenin ötesinde kemik erimesini, depresyonu, şeker ve
kalp hastalığını önlediği bilinmektedir. Egzersiz yapmak tansiyonu ve
kan yağlarını da düşürmektedir. Uzun yaşamanın sırrı az yemek ve spor
yapmaktan geçmektedir.
Kullanılmayan bacak kasları ve diğer kaslar zamanla
yok olur. Bir hafta devamlı olarak yatakta yatan bir kişinin kas
kitlesinde %20 azalma olmaktadır. Kullanılmayan organ kaybedilir kuralı
gereğince, kaslarımızı kullanmak zorundayız. Egzersiz büyüme hormonu
salgısını da artırarak yağların erimesine ve kasların artmasına neden
olmaktadır. Günde bir kilometreden az yürüyen bir kişi günde 2
kilometre yürüyen bir kişiye göre iki kat daha hızla ölüme
yaklaşmaktadır. Yaşamı uzatan en ucuz ve en etkili yöntem spor
yapmaktır.
AZ VE SIK YEMEK
Bir kişinin yemek yeme sıklığı, nerede yemek yediği,
yemeğin miktarı, yemek yerken ruhsal durumunun nasıl olduğu ve yaptığı
hareketler kilo verme açısından önemlidir.
Yeme öncesi ve sonrası nasıl bir psikolojik durum kazanıldığı da büyük önem taşır.
Fazla kilolu kişilerin üzüntü veya kızgınlık gibi
durumlarda aşırı yemek yediği bilinmektedir. Bu öğrenilmiş bir
davranıştır ve amaç negatif durumu yani üzüntü ve sıkıntıyı
düzeltmektir. Sevinçli ve neşeliyken ise durum bunun tam tersidir.
Üzülüp sıkıldığında aşırı atıştıran veya
tıkanırcasına yemek yeme nöbetleri yaşayan kişilerin, psikolojik destek
alıp tedavi olması gerekir. Bu kişilerin yeme alışkanlıklarını
değiştirmesi de çok önemlidir.
Tekrarlayan aşırı miktarda yemek yeme nöbetleri kilo
alımını artırır. Fazla kiloluların %30’u bu şekilde davranır ve bunun
kontrol edilmesi tedavinin başlangıcını oluşturur.
Yeme alışkanlıklarını değiştirmek için aşağıda sıralanan önlemler faydalıdır:
Günde üç defa ana öğün 3 defa da ara öğün yemek;
aynı saatlerde yemek yemek; evde aynı yerde oturarak yemek yemek; yenen
yiyeceğe konsantre olmak; yemek yerken gazete okumamak ve televizyon
seyretmemek; porsiyonların ve tabakların ufak olması; az miktarda yemek
pişirmek; her lokmadan sonra çatalın veya kaşığın masaya bırakılması,
yani yemeği yavaş yemek, iki lokma arasında su içmek ve yiyecek
alışverişine aç karnına değil yemekten sonra gitmek, acıkınca tatlı
yerine meyve yemek
Yaşam tarzı değişikliklerinden en önemlisi beslenme
şeklini değiştirmektir. Gıdaların seçimine dikkat etmek, düşük glisemik
indeksli gıdalarla beslenmek önem taşır. Hergün çikolata yiyorsanız bu
alışkanlıktan kurtulmak, kola içiyorsanız onun yerine su içmek gerekir.
Eğer bu tür davranış değişiklikleri yapmazsanız sadece az yemekle belki
kısa bir süre zayıflarsınız ancak sonra tekrar kilo alırsınız.
Davranış değişikliklerinden en önemlisi hareketli
olmaya çalışmaktır. Çalıştığınız yerde akşama kadar masa başında
oturmak yerine saat başı beş-on dakika ayağa kalkıp dolaşmak, öğle
arası biraz yürümek veya akşam mümkünse biraz yürümek faydalıdır.
Hareketi artırdıkça zayıflamaya başladığınızı göreceksiniz. Akşam eve
gelince televiyon başına oturup yatıncaya kadar bir şeyler yemek yine
kilo alınmasının en önemli nedenidir.
KİLO VERMEK VE SAĞLIK
KİLO VERMEK VE SAĞLIK
Kilo vermemin formda olma dışında sağlık üzerine de faydaları vardır.
Fazla kilolu bir kişide kalp hastalığına yakalanma
riski, bel çevresi ve VKİ’e göre yapılır. Bel çevresi genişledikçe kalp
hastalığına yakalanma riski artar. Bel çevresi erkekte 102 cm’den
kadında 88 cm’den fazla ise, kalp hastalığına yakalanma riski yüksek
demektir. Bel çevresi ne olursa olsun VKİ >35 kg/m2 ise yine kalp
hastalığı riski yüksektir.
Fazla kiloluluk sadece kişinin fiziksel görüntüsünü bozmakla kalmaz aynı zamanda birçok hastalığa neden olur.
Fazla kilonun neden olduğu kalp, tansiyon ve şeker hastalığı yaşamı kısaltan önemli hastalıklardır.
Kadınlarda 18 yaşından, erkeklerde ise 20 yaşından
sonra kilo alınması şeker hastalığı riskini artırmaktadır. Kilo alımı
ile hipertansiyon arasında da kuvvetli bir ilişki vardır. Fazla kilolu
hastaların %60’ında hipertansiyon vardır.
Fazla kilolu kişilerde kalp ve damar hastalıklarından dolayı ölüm oranı fazla kilolu olmayan kişilere göre 4 kat fazladır.
Fazla kilolu hastalarda safra kesesi taşı, safra kesesi iltihabı, karaciğer yağlanması ve reflü özofajit
denen midedeki asidin yemek borusuna kaçması hastalığı daha sık
görülür. Safra kesesi taşı, fazla kilolu hastalarda fazla kilolu
olmayanlara göre 3 kat daha fazla oluşur.
Uykuda nefes durması da (apne) fazla
kilolularda sık görülür. Bu hastalarda uyku sırasında üst solunum
yollarındaki tıkanma nedeniyle nefes kesilir ve bu nedenle hasta gece
uyuyamaz ve gündüz uykulu vaziyette dolaşır. Astım ve solunum yolu
enfeksiyonları da fazla kilolularda daha sık görülür.
Bazı kanserler fazla kilolu kişilerde daha fazla
görülür. Kadınlarda meme, rahim ve safra kesesi kanseri, erkeklerde ise
kalınbağırsak, rektum ve prostat kanser sıklığı fazladır .
Fazla kilolu kadınlarda adetlerde düzensizlik ve
yumurtlamada bozukluklar olur. Bu nedenle çocuk yapma şansı azalır.
Yukarıda sözünü ettiğimiz, yumurtalarda kistlerin ortaya çıktığı polikistik over sendromu
fazla kilolu kadınlarda daha sık ortaya çıkar. Erkeklerde ise cinsel
istekte ve testosteron düzeylerinde azalma gözlenir. Kadınlarda ise
kanda erkeklik hormonu olarak bilinen testosteron hormonunda artış ve
buna bağlı olarak tüylenme görülebilir.
Fazla kilolu kişilerde özgüvende azalma, aşağılık
duygusu, sosyal yaşamdan uzaklaşma, sıkıntı, anksiyete ve depresyon
gibi psikolojik bozukluklar sık görülür.
Ciltte bakteri veya mantarların yol açtığı iltihap
ve çatlamalar, fazla kilolu kişilerde daha fazla olur. Sellülit ve kıl
kökü iltihabı da fazla kilolu kişilerde fazladır.
Fazla kilolu kişilerde, dizlerde ve kalça ekleminde kireçlenme, topuk dikeni, gut ve bel ağrıları daha sık görülür.
Fazla kilolu hastalarda, birlikte ortaya çıkan şeker hastalığı ve tansiyon yüksekliği nedeniyle daha fazla felç görülür.
Fazla kilolu kadınlarda, gebelik süresince tansiyon yükselmesi, iri bebek doğurma ve doğum sırasında zorluk daha sıktır.
Fazla kilolu kişilerde ameliyatlar daha tehlikeli
veya risklidir. Ameliyat sonrası yara iyileşmesinde gecikme, yara
enfeksiyonu, bacak damarlarında pıhtılaşma, akciğere pıhtı atması ve
zatürre daha sık görülür.
Varis, bacak toplar damarlarında kan birikmesi ve ödem daha sıktır.
Şişman bir kişinin kilo vermesi onun ömrünü uzatır ve hastalıklara yakalanma riskini büyük ölçüde azaltır.
10 kg’lık kilo kaybıyla ölüm riski %20’den fazla azalmaktadır. Yine 10 Kg’lık bir zayıflama büyük tansiyonda 1 cmHg, diastolik
yani küçük tansiyonda 2 cmHg’lık azalma olmaktadır. Verilen her 1 kg
ile büyük ve küçük tansiyonda 0.1 mmHg azalma olmaktadır. Şeker
hastalığı varsa 10 Kg zayıflayınca açlık kan şekerinde %50 oranında
azalma olmaktadır.
1 kg zayıflamakla kandaki toplam kolesterol düzeyinde 2.28 mg/dl, LDL-kolesterol denen kötü kolesterolde 0.91 mg/dl ve trigliserid denen bir başka yağ türünde 1.54 mg/dl düşme olmaktadır.
Kilo verildiğinde, kan dolaşımındaki, kalp hastalığına neden olan C-reaktif protein (CRP)
adı verilen iltihap yapıcı proteinler ile kan pıhtılaşmasını artırarak
kalp krizine neden olan proteinlerde de ciddi azalmalar olur.
Görüldüğü gibi kilo vermek yaşamı uzatmakta,
tannsiyonu düzeltmekte, yüksek olan kan yağlarını ve şekerini
düşürmektedir. O halde zayıflamanın bu faydalarından yararlanmak için
sağlıklı beslenme ve spor ile fazla kiloları vermek için uğraşmalıyız.
|